Definition List

Türk Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Oca 2011

Bediüzzaman Said Nursi ile Mustafa Kemal Paşa tartıştılar mı tartışmadılar mı?

Bediüzzaman Said Nursi ile Mustafa Kemal Paşa tartıştılar mı tartışmadılar mı? 
 "Bu sahne gerçek dışı" deyip dava açanlar da oldu, "bağımsız bir kaynak tarafından doğrulanmadı" diyen de.

Öte yandan Turgut Özakman yine döktürmüş: "Said Nursi'nin Atatürk'le konuştuğu hakkında hiçbir not, bilgi, anı söz konusu değildir."

"Hiçbir not, bilgi ve anı" yok öyle mi?
Her şeyden önce TBMM Tutanakları Dergisi'ne göre Nursi'nin Ankara'ya geldiği ve Meclis'te özellikle Doğulu milletvekilleriyle buluştuğu kesin. Burada şu soru önemli: M. Kemal, S. Nursi'yi neden ısrarla çağırtmış ve Meclis'te "hoş geldiniz" töreni düzenletmiştir?

Nursi'ye göre M. Kemal kendisini "taltif etmek" ve bütün Doğu illeri genel vaizliği teklifinde bulunmak maksadıyla davet etmişti. Aslında Lozan görüşmeleri sırasında İngilizlerin özerk ya da bağımsız bir Kürdistan kurulması tezlerine karşı, içeride Kürtlerin Türklerden ayrılmaması gerektiğini telkin edecek din adamlarına ihtiyaç vardı. Nursi'nin Ankara'ya çağrılması, bu nazik sürece olumlu katkılarda bulunabilir, Kürtlerin TBMM hükümetine bağlılığını koruyabilirdi.

Ancak oturumları izleyen Nursi, namaz vakti gelip de mescide gittiğinde tam bir hayal kırıklığına uğruyordu. Zira milletvekillerinden ancak bir kısmı namaz kılıyordu. Bu durum, kafasında soru işaretleri çaktırdı. Padişah-Halifenin yetkilerini kullanan bir Meclis'in kararları, namaz kılınmadığı takdirde dinî açıdan sakatlanmaz mıydı?
Bunun üzerine beyannamesini yayınladı. Milletvekillerine gönderdiğinden birkaç kelime farklı bir nüshayı da TBMM Başkanı sıfatıyla M. Kemal'e ulaştırdı.



Hür Adam Said Nursi filmindeki Bediüzzaman'ın Mustafa Kemal ile karşılaştığı bu sahne çok tartışılmıştı.

19 Eyl 2010

Paşaya Mektup

 I. Dünya Savaşı’nda Türk Ordusu’nun Çanakkale ve Kut-ul Amere zaferlerinden sonra üçüncü önemli direniş destanı da Medine Müdafaası’yla yazılıyordu.


Medine Müdafii, Çöl Kaplanı, Muhterem Ömer Fahreddin Paşam!..

Taşına toprağına, dağına ovasına bin yıldır can dediğimiz, namus dediğimiz, vatan dediğimiz Anadolu coğrafyasının burçlarında sizlerden sonra da çok şükür ay-yıldızlı bayrak dalgalanmakta, minarelerinden ezan sesi yankılanmaktadır.


Lakin Paşam! Ben böyle bir coğrafyada doğup büyümüş, üniversite tahsili de dahil on sekiz yıl mektep okumuş olmama rağmen –dinin övdüğü kişi anlamına gelen- isminize hiçbir ders kitabımda rastlamadığımı; hiçbir öğretmenimden, sizin şanınızı, kahramanlığınızı, fedakarlığınızı, din ve millet sevginizi bir tarafa bırakayım, adınızı bile duyamadığımı başlangıçta itiraf etmek istiyorum.

15 Eyl 2010

Ayasofya, Ezan ve Yahya Kemal

Eski bir kitapta okumuştum: Hayatında cami nedir bilmeyen bir adam gittiği bir köyde ilk defa minare görüyor.
Aval aval bakmaya başlıyor. Biraz sonra müezzin yukarı çıkıp, şerefeyi dolaşarak ezan okuyor. Tabii ki, ezanı bitirdikten sonra minarenin küçük kapısından içeri giriyor. Büyük bir şaşkınlıkla manzarayı seyreden ahmak, yanındaki arkadaşına, “Gördün mü ağaç adamı nasıl yuttu?” diye soruyor.

Bir kısım medyanın, “Ayasofya’nın minaresinde ezan sesleri” diye manşet atmasını ben şahsen minareyi ağaç zanneden adamın cehaletiyle eş değer buluyorum. Bunlar bilmiyorlar mı ki, Ayasofya’nın minarelerinde ezan, yaklaşık beş yüz yıldan beri okunuyor. Mabedin müzeye çevrilmesiyle birlikte ara verilen ezana, 1991 yılının Mart ayında tekrar başlanıyor ve şerefeler, ezanla bir kere daha şerefleniyor. Bu gerçeği bilmeyen bazı gazeteciler, sanki ilk defa uygulamaya konuluyormuş gibi, “Ayasofya müzesi yavaş yavaş ibadete açılıyor. Bir minareden ezan okunuyor” diyerek zihinleri bulandırmaya çalışıyorlar. Minare zaten ezan okumak içindir, şarkı türkü söylemek için değildir.

9 Eyl 2010

Osmanlı Mirasına İhanet

         
      Cumhuriyet döneminin başlarında ve 1950 öncesine rastlayan zamanlarda, gayr-ı müslim lere ait vakıflar ve mektepler büyük bir itina ile himâye görürken, müslümanlara ait vakıflar çarçur edilmiştir. Ali Himmet Berki ‘nin tesbitine göre 200 ile 300 bin arasındaki vakıf malı İstanbul’da,çoğunlukla da gayrımüslimlere olmak üzere, yok pahasına satılmıştır. İki caminin arası ölçülmüş ve eğer 500 metreyi geçiyorsa, küçük olanı yıkılmıştır. Hamdolsun öz yurdumuzda azınlık statüsünden kurtulmaya başladığımızdan beri, bu konulara da sahip çıkmaya başlamışızdır.

31 Ağu 2010

İş Bankası Hilafet Bankası mıydı?


Hafızamızı tazeliyoruz durmadan. Üzerindeki külleri üfleyip eşeledikçe altından görünen yüz şaşırtıyor hepimizi. Hem tanıdık geliyor, hem yabancı. Büyüsü biraz da burada gizli galiba yakın tarih araştırmalarının. Yabancı bildiklerimizin aşina, aşina bildiklerimizin ise yabancı çıkması merakımızı tahrik ediyor.

Onun için tarihte dikkatli olmak gerek. Sloganlardan ve yaftalardan olabildiğince uzak durmak ve ‘Gerçekten de tarihte neler olmuş?’ sorusunu kulak arkası etmemek gerekiyor.

Alın size çarpıcı bir örnek: İş Bankası nasıl kuruldu? İçinizden, ‘Bunu bilemeyecek ne var? Atatürk kurdu işte’ diyenler çıkabilir. Bu ne acele efendim? Sakinleşin biraz. Bir kere İş Bankası’nın bir devlet bankası olmadığını unutmayalım. İki… Neyse. İş epeyce karışık. Baştan anlatalım öyleyse.

İş Bankası’nın kurucusu Celal Bayar Mayıs 1982’de çıkan İş Dergisi’ne verdiği bir mülakatta, “Biz bismillah dedik, işe koyulduk. Atatürk ‘Git Osmanlı Bankası’ndan 250 bin lirayı al, bu işe başla’ dedi”

29 Ağu 2010

Dersim'i vurun emrini Atatürk mü verdi?

Zaman gazetesinin Pazar ekinde yazan tarihçi-yazar Mustafa Armağan, son dönem siyasetinin gündemine gelen Dersim katliamı ile ilgili tartışmaların kaynağını irdeledi.

Armağan, "Dersim'i temizleme" emrinin kim tarafından verildiği ile ilgili tarihi kaynakların ışığında şu bilgilere ulaştı.
Armağan'ın yazısındaki ilginç bilgiler:
"Dersim'i vurun" emrini Atatürk mü verdi?
Hazin bir fotoğraf. Kimi oturmuş, kimi de ayakta poz vermiş objektiflere. İstiklal Madalyalılar bile var içlerinde. Kimler mi bu fotoğraftakiler? Şeyh Said isyanında devlete yardım eden Dersimli Kürt aşiret reisleri.

Farklı kimlikte iki kişi oturuyor ortada: Malatya Valisi Bozan Bey ile Elazığ Valisi Ali Cemal (Bardakçı). İsyanı bastırmakta gösterdikleri yararlılığa teşekkür edilmiş anlaşılan. Hepsi birer kahraman edasında. Ne var ki, 12 yıl sonra hemen hepsi bir zamanlar kendilerini ağırlayıp teşekkür eden, onurlandıran devlet tarafından ortadan kaldırılacaklardır. Kullanıldıklarını fark ettiklerinde ne yazık ki, geç olacaktı.

25 Ağu 2010

İsmet İnönü, Amerikan mandasını savunmuş muydu?


İsmet İnönü yakın tarihimizin kilit taşıdır. Onu yerinden çekip aldığınızda ardından hangi dağların yıkılabileceğini tasavvur edemezsiniz kolay kolay.

Yaklaşık 50 yıl boyunca Türkiye Cumhuriyeti'nin ya bir numarasıydı, ya iki numarası. Kendi başına bir partiydi neredeyse. Öyle bir 'parti' ki, kökleri devletin temellerine kadar inmekteydi. Ancak uzun zaman başında bulunduğu siyasi organın adı Halk Partisi olsa da halkla arası pek iyi olmadı. Halkın da onu sevmediğini, demokrasiyle bir alakası bulunmayan Tek Parti döneminden sonra girdiği bütün seçimleri (buna, sonuçlarını kapalı kapılar ardında değiştirttiği 1946 seçimlerini ekleyebilirsiniz) kaybetmiş

Tunceli halkı Dersim kıyımına rağmen neden CHP'yi tutar?

(28.6.1937 Ulus: Dersim'e bombalar yağdırılırken, İnönü deniz banyosunu ihmal etmiyordu.)
Şaşırmak düşünmektir, tamam da, artık başımız dönmeye başladı. Osman Baydemir'in Kürtlere özerklik verilmeden bu işin çözülemeyeceğine dair açıklaması ve bunu basındaki bazı önde gelen kalemlerin normal karşılamaları yeterince ağır bir 'şok' değilmiş gibi, PKK'nın "eylemsizlik" kararı, üstelik bu kararın hükümetle görüşmek suretiyle alındığı yolundaki bilgiler ve BDP'nin referandumda "hayır"dan "evet"e çark etme manevraları sökün etti peşinden.

Bu arada Başbakan Erdoğan ile Kemal Kılıçdaroğlu arasında "ikinci Dersim polemiği" yaşandı. (Birincisi malum Onur Öymen'in kasım ayındaki gafıyla başlamıştı.) Böylece tarih de güncel hesaplaşmaların önemli ayaklarından biri haline geldi.

24 Ağu 2010

Mimar Sinan'ın Kafatası neden kaybedildi


-Tarihci Afet İnan, Mimar Sinan’ın Türk ırkından olduğunun kanıtlanması için Mimar Sinan’ın türbesinin açılarak kafatasının ölçülmesini istedi. -Uzman tarihciler Mimar Sinan’ın türbesini açtılar. Kafatasını ölçtüler. Ölçüm sonuçları Türk ırkının “Brakisefal” kafatası özelliği taşımadığı görüldü. Kafatası bir torba içinde Ankara’ya götürüldü. Türk büyükleri kafatası müzesinde sergilenmek üzere. Ancak yıllar geçmesine rağmen Müze açılmadı. Kafatası da kaybedildi!
-Mimar Sinan’ın türbesinin açılarak kafatasının yerinde olup olmadığı kamuoyuna açıklanmalıdır.

23 Ağu 2010

TÜRKİYEDE CAMİLERİN SATILMASI VE YIKILARAK YOK EDİLMESİ!

Büyük Boy için resme Tıklayın
Eminönünde yıkılan camilerin haritası - Yeşil olan hilaller yıkılmayanlar, Siyah olanlar yıkılanlardır. Osmanlı’nın dünya devleti olmak için fethettiği İstanbul’daki yönetim merkezinin  de bulunduğu Eminönünde Osmanlı’dan Cumhuriyete geçiş döneminde 1928 yılında çıkarılan kararname kapsamında 211 camiden 113’ünün satıldığı ve yıkıldığı bilgileri veren “EMİNÖNÜ CAMİLERİ” kitabını Süleymaniye Kütüphanesinde buldum.  

   -Osmanlı’dan tarihi miras olarak kalan  camileri  ihtiyaç fazlası göstererek “gelir kaydetmek için” satmışlar.    
 -Osmanlı’nın yönetim merkezi olan Topkapı Sarayındaki 9 caminin hepsi müzeye çevirme esnasında yıkıldı.    
 -Şehir merkezlerinde bir caminin 500 metre kadar yakınında ikinci bir caminin olmaması kararı alınmış. 

22 Ağu 2010

Fransız General Guro'nun Hatırası - Çanakkale


Fransız General Guro savaş sonrası anılarında aynen şunları yazmıştır.
Çanakkale Savaşlarında Fransız kuvvetleri komuta eden, General Guro, savaş sırasında bir kolu ile bir bacağının kısmını, savaş sahasında bırakarak yurduna dönmüş. Daha sonra anlattığı bir savaş hatırasında aynen şöyle diyor:
Fransızlar, Türk'ler gibi mert bir milletle savaştıkları için çocuklarınızla daima iftihar edebilirsiniz. Hiç unutmam. Biraz evvel doğa çevremizde en nefis güzellikteydi. Su çiçekleri, papatyalar, peygamber çiçekleri, leylaklar bir gökkuşağı alemi yaratıyordu.Ve şimdi, savaş sahasında dövüş bitmiş, o güzelim tablo: kan revan içindeydi. Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk. Az evvel Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zayiat vermişlerdi.Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutmayacağım. Yerde bir Fransız askeri yatıyor,

16 Ağu 2010

Türkçe Ezan ve Menderes Kitabı

Her şey 1932 Ocak’ında başlamıştı. Türkiye o tarihten itibaren tam 18 yıl boyunca ezanı, “Tanrı uludur, Tanrı uludur…” şeklinde dinleyecekti. Ancak acaba bu “ezansız yıllar”da neler yaşandı? Mustafa Armağan, 60. yıldönümünde ezanın Türkçeleştirilme sürecini ve bu süreçte yaşananları belgeler, gazete kupürleri ve görgü tanıklarının dilinden gündeme getirdi.
 
Bir yıldır sizlerin katkılarıyla hazırladığımız Türkçe Ezan ve Menderes adlı kitap tamamlandı. Aşağıdaki bilgileri sizlerle paylaşmak istedik.
Mustafa Armağan Türkçe Ezan ve Menderes’le sözlü tarihin kapılarını çalmanın ne denli bereketli bir emeğe dönüşebileceğini gösteriyor. Başında bulunduğu gönüllü bir grupla Türkçe ezanın okunduğu günleri ve ezanın Arapça okunmasının serbest bırakıldığı 16 Haziran 1950 gününü yaşayanları bulup konuşturmuş ve o büyük günün tek bir kare fotoğrafını çekmeyi denemiş.

15 Ağu 2010

Cumhuriyetin ilk yıllarında 10 yaşındaki çocuklara Anlatılan Sultan 2.ABDULHAMİD HAN


1924 yılında 3.sınıf milli tarih kitabında ULU HAKAN ın fotografı altında yazan not...
16-17 sene evvel memleketimizin başında hala istibdad belası ve Abdülhamid isminde cahil,zalim bir padişah vardı.Abdülhamid istiyordu ki,milyonlarca insan daima kendine esir etsin,kendisi Yıldız'daki sarayında zevk u safasında yaşasın.Abdülhamid bu maksatla mektepleri kapatıyor,kitapları yasak ediyor,gazeteleri çıkartmıyordu;çünkü bir memlekette cehalet olmadıkça zulüm ve istibdadda olamaz.
Abdülhamid'in zalim ve korkunç istibdad idaresinin memleketi ezip harap ettiği,uyuşturduğu,çöküş uçurumuna sürüklediği muhakkaktı.(Köprülüzade Mehmed Fuad,Milli Tarih,İstanbul-1340-1924)


''Bilseniz ne kara günlerdi.Türk milleti kan ağlıyordu''

11 Ağu 2010

Ayasofya Cami mi, kilise mi, yoksa müze mi?


“Devekuşu”nun hikâyesini bilirsiniz… Bir “yük” yüklemek istemişler sırtına… Devekuşu, “Ben kuşum” demiş!.. “Madem öyle; uç, o zaman” demişler, bu defa da “Ben deveyim” demiş!..

Bazı olaylar da “devekuşu”nun hikâyesine benziyor!.. “Deve” midir, yoksa “kuş” mudur, bir türlü anlaşılamıyor!..
Daha doğrusu;
İşlerine gelince “deve” oluyorlar, işlerine gelmeyince “kuş!”
Meselâ, Ayasofya!..
Sorsanız “Ankara”ya;
“Ayasofya bir cami midir, kilise midir, yoksa müze mi?”
Verecekleri cevap belli:
“Ayasofya bir müzedir!”
Farzedelim ki, bu doğrudur!..
Peki ama, birkaç gün sonra Türkiye’ye gelecek olan Papa, “hangi Ayasofya’yı” ziyaret edecektir?..

25 Tem 2010

Sevr'in hayaleti Lozan'da ne arıyor?

(10 Ağustos 1920 günü Osmanlı tarafı, müzakere etmelerine dahi izin verilmeyen Sevr Antlaşması'nı imzalıyor.)

Geçen haftaki 'Sevr'i tartışmaya açalım' önerime pek nazikâne(!) tepkiler yükseldi bir yerlerden. Hayretler içindeyim, demek okuyup inceleyerek değil, küfür ve tehdit ederek de tarih yazdırılabiliyormuş.

Demek şimdiye kadar bu işleri böyle yürütmüşler. Demek yakın tarih üzerindeki 'vesayet rejimi'nin bozulmasını sözüm ona bu 'demokratik' yöntemlerle engelliyorlarmış.

Onları en çok kızdıran, Sevr'e 'barış projesi' demem olmuş. Bunu ben demiyorum ki, bizzat Gazi Mustafa Kemal diyor. Şu küfe küfe dağıttığınız ama vakit bulup da okuyamadığınız "Nutuk"a bakma zahmetine katlansaydınız Sevr'den "barış şartları" ve "barış teklifleri" diye söz ettiğini ve mesela 3 Temmuz 1920 günkü TBMM konuşmasında Sevr'i "barış antlaşması" diye nitelendirdiğini görürdünüz. (Bu arada geçen hafta "Nutuk"ta 4-5 yerde Sevr'e 'proje' denildiğini söylemiştim. Düzeltiyorum: Tam 9 yerde geçiyormuş!)

Lozan'da Maddi Kayıplar


Şimdi mâruz kaldığımız kayıpları iki grup hâlinde arz edelim.
Misak-ı Millî‘ye nazaran “asgarî vatan” sayılan arazî bugünkü vatanımızdan mâada, Batum, Batı Trakya, Adalar, Kıbrıs, Antakya, Halep ve Musul ‘u da ihtiva ediyordu. Bunların feda edildiği mâlûmdur. Daha fazlasının talep edileceği düşünülürken şu arazi kayıplarına ilâveten başka maddî kayıplara da mâruz kalınmıştır.

Bunlar, “Harp Tazminatı, Gemi Bedelleri, Vakıf Bedelleri ve Osmanlı Borçlarının Taksimindeki Adaletsizlik” gibi hususlardı. Şimdi maddî kayıpları hülâsa edelim.

24 Tem 2010

Türkçe Ezan ve Menderes


İntihar bombacısı Nico'nun görevi, Sultanahmet Camii'ni bombalamaktır. Cepleri patlayıcılarla dolu parkası sırtında, camiye yaklaşır.

Sağ cebindeki düğmeyi 5 saniye basılı tuttuğunda patlayıcılar ateşlenecek ve cami, kendisiyle birlikte havaya uçacaktır. Tam o sırada minarelerden "Allahu ekber, Allahu ekber" diye bir ses yükselir. Hayatında hiç duymadığı bu sesi bir yerlerden hatırlıyor gibidir. Kaldırıma oturur, başını elleri arasına alır ve hatırlamaya çalışır. Ezan "Eşhedü enla ilahe illallah"a el verdiğinde yıllar önce babasının yumuşak sesinin de aynı şeyleri tekrarladığını hatırlar ve ağlamaya başlar. Kendine gelir, bombayı patlatmadan kaçar gider.

23 Tem 2010

Ebedi hadim’ül haremeyniniz, Ölsek de Ravza’nı rûhumuz bekler.

(Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Kumandanı ve Medine Muhafız Vekili Ömer Fahrettin Paşa)

Atatürk'ün cenaze namazı neden camide kılınmadı?


Hatta Atatürk'ün cenaze namazı kılındı mı? Anadolu Ajansı'nın haberine bakılırsa evet, kılındı. O sırada ajansın muhabiri olarak töreni takip eden Cemal Kutay'a göre de kılındı, başkalarına göre de. İyi ama neden herhangi bir görüntü yok ortada? Madem kılındı, tek bir fotoğraf karesi olsun neden esirgendi milletten? Sessuzluk.
Bir adım daha atalım ve artık sorulmasının zamanı gelen, o ucu zehirli soruyu soralım: Atatürk'ün cenaze töreni boyunca neden hiçbir dinî simgeye yer verilmedi?

"Kurtuluşun ancak silahlı bir mücadeleden geçtiğini ilk olarak ortaya atan bendim"


Bugün tarihimiz bilhassa yakın tarihimiz Yalan Tarih – Yalan Devler ile doludur. Bizlere daima ve her sınıf düzeyinde, Millî Mücadeleyi başlatmak için Anadolu’ya ilk geçen paşa olarak Mustafa Kemal Paşa gösterilmedi mi?... Hâlbuki bu bilginin yanlış olduğunu anlamak için birkaç tarih kitabı kurcalamak yeterli olacaktır.

Nitekim Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Anadolu’ya geçti, Fakat Kâzım Karabekir Paşa ise, Sultan Vahdeddin Han’dan