20 Ekim 2013 / MESUT ÇEVİKALP
Afrika’ya önden giden adanmış Osmanlı münevverlerinden biriydi Ebubekir Efendi. Ümit Burnu’ndaki ilk Türk okulunu o açtı, ilk fesi o dikti, orada gömüldü. Afrikalıların bugün Türk insanını kolayca sahiplenmesinin ardında da o dönem kara kıtaya giden idealist Osmanlılar var.
Somali, Kenya, Etiyopya, Yemen, Sudan, Güney Afrika… Kara Kıta’nın bahtı kara onlarca ülkesinde Kurban Bayramı daha neşeli geçti bu yıl. Binlerce kilometre öteden, Türkiye’den gelen bayram kafileleri bölge insanın hüznünü, yalnızlığını bir nebze de olsa dağıttı. Kurbanlar kesildi, sofralar kuruldu, çocuklar sevindirildi.
Sevinç gözyaşlarıyla evlere buyur edilen Anadolu insanı hüzün gözyaşlarıyla uğurlandı Türkiye’ye. Geride kalanların ‘yine gelin’ temennisi dönenlerin ‘keşke daha önce gitseydik’ hissiyatıyla örtüştü. Geçen bayramda 15 Afrika ülkesine ulaşan Türk yardımları bu yıl neredeyse tüm kıtaya erişti. Bayramlar, yardımlar vesileydi aslında; yıllardır görüşmeyen kardeşlerin vuslatıydı yaşanan…
Kara Kıta ile Anadolu arasında bir çırpıda kurulan, her geçen gün derinleşen dostluk bağlarının temelinde Afrikalıların Türklere duyduğu iyi hisler yatıyor. Türkleri, Afrika’da ‘hoş bir seda’ bırakarak ayrılan Osmanlı’nın geri dönen ‘torunları’ addedip, hürmetle sahipleniyorlar. Sahiplenmemeleri düşünülebilir mi! 1171’de Mısır'da başlayan Türk varlığı 1517'de Osmanlı'nın fethi ile pekişti. Osmanlı tam 7 asır boyunca kıtanın dört bir tarafından gelen ‘eman’ çağrısına kayıtsız kalmamış, İstanbul’dan atadığı aydın asker-bürokratlarla bölgenin kalkınmasına çabalamış. Aynı Balkanlar’daki gibi Afrika’yı imara soyunmuş, saat kulelerinden çeşmelere, kütüphanelerden okullara kadar yüzlerce kalıcı esere imza atmış. 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı’nın gerilemeye başlamasıyla zayıflayan bağlar I. Dünya Savaşı’yla tamamen kopar. Ancak ortak geçmiş ve bugün dahi kullanılan Osmanlı yapıları (Yemen Cumhurbaşkanlığı Sarayı gibi) bölge halkının zihinindeki ‘olumlu’ Türk imajını devam ettirmiş.
Osmanlı’dan ötürü Türklere karşı duyulan güven geçen 10 yılda, Afrika’nın en ücra köşelerinde dahi Türk okullarının, büyükelçiliklerinin ve ticari müesseslerinin hızla açılabilmesine kapı araladı. Gelinen noktada neredeyse tüm Afrika ülkelerinde en az bir Türk okulu, 34’ünde Türk büyükelçiliği bulunuyor. Batılı havayolu şirketlerinin güvenlik nedeniyle sefer düzenlemediği 34 ayrı bölgeye THY 7/24 uçuyor. Türk sivil toplum kuruluşları, gönüllü yardımseverler ve doktorlar da dünyanın diğer bölgelerine kıyasla rahat çalışıyor bu coğrafyada.
Afrikalıların Türklere gösterdikleri yakınlık, Osmanlı İmparatorluğu’nun Afrika’da bıraktığı zengin kültür-tarih mirasını bilmeyenler için hâliyle sıra dışı gelebilir. Yaklaşık 7 asır boyunca kıtaya huzur, katma değer ve istikrar getiren Türkler bu vefayı fazlasıyla hak ediyor aslında. Ne var ki Akdeniz’in bu yakasındaki yeni nesil ortak tarih, geçmiş ve mirastan bîhaber olunca Afrikalıların teveccühü anlaşılmıyor hâliyle. Bu hafta piyasaya çıkacak olan ‘Afrika’da Osmanlı Asırları- Siyah İnci Beyaz Lale’ adlı titiz eser söz konusu boşluğun bir bölümünü doldurmayı amaçlıyor, iki tarafı tek tarih potasında eritmeye çalışıyor.
Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı’nın (TİKA) desteğiyle, Hakan Yılmaz’ın yayın yönetmenliğinde, Tarihçi Doç. Dr. Şakir Batmaz’ın editörlüğünde vücut bulan eseri Kenz Yayınları bastı. Afrika’da Osmanlı Asırları- Siyah İnci Beyaz Lale, Afrika’da asırlarca süren Osmanlı hâkimiyetini idari, siyasi, kültürel ve ticari yönleriyle birlikte masaya yatırıyor. 232 sayfalık prestij eser ‘Afrika’ denince akla ilk gelen yerli-yabancı 9 uzmanın özel makalelerinden oluşuyor. Mesela Osmanlı dönemi Libya’yı Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, Tunus’taki Osmanlı kültür-sanat bakiyesini Prof. Dr. Kadir Pektaş anlatıyor. İstanbul-Habeş münasebetlerini Muhammed Tandoğan, Türklerin köle ticaretini önleme teşebbüslerini Doç. Dr. Şakir Batmaz, Osmanlı-Orta Afrika Sultanlıkları ilişkilerini de Prof. Dr. Ahmet Kavas kaleme almış.
Batılı bilim insanlarının bilerek görmezden geldiği, Türklerin ise henüz derinlemesine çalışamadığı Afrika’daki derin Türk izlerine temas eden kitap, Kara Kıta’da sömürgeci Batı ile hoşgörülü Osmanlı hâkimiyetini mukayese imkânını da sunuyor. Bu yönüyle Afrikalıların bölgede her geçen gün varlığı artan Türklere neden hüsnüniyet ve güvenle yaklaştığının gerekçelerini ortaya koyuyor.
Makaleler diziliş sırasıyla okunduğunda Afrika insanının Türklere, Türkiye’ye duyduğu muhabbetin, sevginin temeli görülüyor. Zira eser, Osmanlı’nın en müşkül döneminde bile bu mazlum bölge insanını sömürgeci Batılıların eline bırakmamak için çabaladığını yansıtıyor. İstanbul, güvendiği münevver, asker, bürokrat ve âlimlerini ‘geri dönmemek’ üzere göndermiş Afrika’ya. Kara Kıta’yı sömürmek için değil, kalkındırmak için çabalamış. Yeri geldiğinde okul inşa etmiş, yeri geldiğinde gazete çıkarıp kitap neşretmiş… Hem de karşılık beklemeden.

Erzurum’dan Ümit Burnu’na
Sultan Abdülaziz’in emriyle 1862’de Ümit Burnu’na (Güney Afrika) göç eden Osmanlı âlimi Seyit Ebubekir El-Emcedî Efendi’nin hayatı başlı başına imparatorluğun Afrika açılımını özetleyecek esvapta. Kanada McGill Üniversitesi’nden Dr. Selim Argun’un kaleme aldığı makale, Türklerin bugün olduğu gibi geçmişte de Afrikalıların yardımına ‘beklentisiz’ koştuğunu kanıtlıyor.
Osmanlı âlimi Ebubekir Efendi’nin (1835-1880) İstanbul’dan Ümit Burnu’na uzanan hikâyesini Dr. Selim Argun’dan dinliyoruz:
“1835 yılında bugünkü Kuzey Irak topraklarında dünyaya gelen Kürt asıllı Ebubekir Efendi’nin soyu baba tarafından Hz. Muhammed’e (as) dayanıyor (Seyyid). Şehrizor’daki Emir Süleyman Medresesi’nde başladığı eğitimini İstanbul’da tamamlar. 1861’de Erzurum’a göçer, devrin önemli eğitim kurumlarından olan Sarayönü İslam Okulu’nda görev alır. İslam hukuku üzerine uzmanlaşır. Bu alanda sayılı birkaç isimden biri olması Cape Town’a gönderilmesinde büyük rol oynar.
“1800’lerde Güney Afrika, Ümit Burnu Asya’dan sürülen Müslümanların yaşadığı küçük bir İngiliz sömürgesiydi. 143 yıl süren Hollanda sömürüsü sonrasında 1805’te gelen İngiliz yönetimi de bölgedeki Müslümanların kendi kültür ve dinlerini özgürce yaşamalarına izin vermedi. Cape Town şehri ve civarında yaşayan Müslümanlar dinlerini unutmanın eşiğine gelmişti. Âdeta cahiliye devri yaşanıyordu. 1860’da kültür-din erozyonuna dinî otoritesizlikten kaynaklanan hukuki davalar da eklenince Ümit Burnu Müslümanları İngiltere Kraliçesi Victoria’dan Osmanlı Devleti’nden bölgeye bir âlim göndermesini rica etmesini ister. Osmanlı teklife olumlu bakar. İslam hukuku uzmanı âlim Ebubekir Efendi, Sultan Abdülaziz’in emriyle ‘Osmanlı Temsilcisi’ sıfatıyla Ümit Burnu’na gönderilir. 1 Aralık 1962’de Ömer Lütfü Efendi ile İstanbul’dan yola çıkan Ebubekir Efendi Paris, Marsilya, Londra, Liverpool’a, oradan da 44 gün süren gemi yolculuğu ile Cape Town’a ulaşır. Bir grup hacı ve imam limanda onu gözyaşlarıyla karşılar…”
Ümit Burnu’nda Müslümanlığın kaynaksızlıktan bozulmaya başladığını gören Ebubekir Efendi işe hızlı koyulur. 15 gün içinde ‘Osmanlı İlahiyat Okulu’nu açar. 20 günde 300 talebe kayıt olur. Gündüzleri okulda Kur’an, Tecvid ve İslam Hukuku dersleri verir, akşamları da Müslüman cemaate dinî sohbetler yapar. Kısa zamanda kızlar için ikinci okul açılır. Halka daha fazla nüfuz edebilmek için İngilizceyi ve yerel dili öğrenmeyi de ihmal etmez. ‘Osmanlı Temsilcisi’ sıfatıyla komşu Mozambik ve Moritus’u ziyaret eder. Seyahatlerden edindiği bilgileri, bölgede yaşanan gelişmeleri mutat raporlarla İstanbul’a geçer. Güney Afrika-Osmanlı ilişkileri ile bölgedeki Hilafet bağlarının kuvvetlenmesine vesile olur. Bölge halkı 1863’te Halife Sultan Abdülaziz’e gönderdikleri mektupla Ebubekir Efendi’yi kendilerine bahşettiği için minnetlerini iletir. Sultan mektuptan memnun olur. Karşılığında Port Elizabeth’e cami yapılması için 400 Osmanlı lirası gönderir.
Dr. Selim Argun’a Osmanlı’nın neden Ebubekir Efendi’yi tercih ettiğini soruyoruz. İslam hukukuna hâkimiyetinin yanında dil öğrenme becerisinin göreve seçilmesinde etkili olduğunu anlatıyor: “7 ay içerisinde hem İngilizceyi hem de yerel dili eser telif edecek derecede öğrenmişti. Osmanlıca harflerle yerel dilde yazdığı ilk Fıkıh kitabı onun dehasını yansıtıyordu. 1880’de (45 yaşında) Ümit Burnu’nda vefat ettiğinde geride yerel dilde yazılmış onlarca dinî eser bırakmıştı.”
Ebubekir Efendi cami, okul açıp, halka din öğretmekle yetinmez. Küçük ama hesaplı adımlarla bölgedeki emperyalizm etkisini kırmaya çalışır. İstanbul’dan getirttiği özel makinelerle ‘fes’ imal ettirip halka kabul ettirir. Böylece köleliği simgeleyen hasır şapkaların yerine kırmızı Osmanlı fesini koyar. Çok geçmeden kadın ve erkekler İstanbullular gibi giyinir. Kaybolan özgüvenlerini kazanmaya başlarlar. Hatta Anzak askerleri Avustralya’dan Çanakkale’ye savaşmaya giderken ikmal için durdukları Cape Limanı’nda fesli insanları görünce şehrin Osmanlılara geçtiğini düşünüp silaha sarılır!
Ebubekir Efendi geri dönmeyi düşünmediği için orada evlenir. Malay bir hanımla yaptığı ilk evliliği kısa sürer. İkinci evliliğini İngiliz Kaptan James Cook’un yeğeni ile yapar. Sonradan Müslüman olup Tahire adını alan eşinden 5 erkek çocuğu olur. Tahire Hanım yıllarca kızlar için açılan Türk okulunun müdireliğini üstlenir.
Oğlu II. Abdülhamid’in elçisi oldu
Ebubekir Efendi’nin büyük oğlu Ahmet Atâullah Efendi El Ezher’de tamamladığı eğitiminin ardından Sultan II. Abdulhamid’in emriyle  Güney Afrika’daki parlamento seçiminde aday oldu. İngilizler, seçim kanununu değiştirerek kazanmasına kesin gözüyle bakılan Ahmet Atâullah Efendi’nin adaylığını geçersiz kıldı. Bunun üzerine Sultan II. Abdülhamid, İngilizce, Afrikanca, Arapça, Farsça ve Türkçe hitabeti dillere destan Atâullah Efendi’yi Osmanlı Elçisi olarak Singapur’a tayin etti. Orada da Panislamizmin güçlenmesinden korkan İngilizlerin düzenlediği bir suikastta şehit düştü. Kabri bugün Singapur devlet büyüklerinin defnedildiği mezarlıkta. Ebubekir Efendi’nin diğer 4 evladı Güney Afrika’da kaldı. Torunlarının bir kısmı Türkiye’ye dönse de ‘Efendi’ soy ismi hâlâ yaygın Cape Town civarında.
Ebubekir Efendi’nin öncülüğünde başlayan Osmanlı-Güney Afrika Müslümanları münasebetleri Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar devam etti. İstanbul hükümeti 1875’te iflasını ilan etse de bir yıl sonra Güney Afrikalı Müslümanlara yüklü miktarda kitap bastırıp göndermeyi ihmal etmedi. Bölgedeki birçok caminin yapımı için maddi destekte bulundu. Mesela Johannesburg’daki ilk camiyi (Hamidiye Camii) Sultan II. Abdulhamid kendi parasıyla inşa ettirmişti. Osmanlı oradaki Müslümanlara pasaport vererek sınır ötesinde rahat seyahat etmelerini sağladı.
Buna karşılık, Güney Afrika Müslümanları bir aidiyet duygusu içinde kendilerini Osmanlı olarak tanımladı. Bu kimliği sadece duygusal olarak sahiplenmekle kalmayıp Osmanlı safında Trablusgarp Savaşı’na katıldılar. Hicaz Demiryolu inşası için ciddi miktarlarda para toplayıp İstanbul’a gönderdiler. Buna mukabil Osmanlı da onları takdir etmek için özel madalya basıp gönderdi.
Dr. Argun da bugün Afrikalıların Türkleri çabucak sahiplenmelerinin ardında Ebubekir Efendi gibi bir asır önce oralara gidip kalıcı izler bırakan Osmanlı münevverlerinin yattığını doğruluyor: “Ebubekir Efendi özel misyonla (eğitim ve dine davet) Güney Afrika’ya gönderilen ilk isimdi. Açtığı okullar kaliteleriyle model oldu. Bugün Güney Afrika’daki Türk Okulları’nın bereketinde Efendi’nin saçtığı tohumların etkisi vardır. Osmanlı’nın Afrika’da Avrupalılar gibi emperyalist bir geçmişinin olmaması, Kara Kıta’nın mazlum milletlerince kolayca benimsenmesine yol açtı. Türk STK’larının son dönemde artan faaliyetleri ilişkileri daha da pekiştirdi...”
Doç. Dr. Şakir Batmaz, Osmanlı Devleti’nin Afrika’nın neredeyse tamamına elçi, tüccar, âlim ve münevver aileler gönderip, her türlü ihtiyaçlarını karşılayarak bölge Müslümanlarını Hilafet Sancağı altında toplayabildiğini anlatıyor: “Osmanlı’nın bugünkü Mali toprakları üzerinde oturan Songay Sultanlığı ile ilişkileri 16. yüzyılın ikinci yarısına kadar uzanıyordu. Keza Darfur Sultanlığı gibi çoğu mahalli sultanlıklar da Osmanlı’ya bağlıydı. İstanbul’a gönderdiği elçileri bizzat Osmanlı padişahı tarafından kabul edilirdi. İstanbul’da bu samimi insanlara yakın durur, elinden gelen yardımı esirgemezdi. Afrikalı Müslümanlar 1914’te Sultan Reşat’ın ilan ettiği Cihad-ı Ekber’e samimiyetle sahip çıkmıştı. Osmanlı safında bölgedeki İngilizlerle savaşanlar olmuştu.”
Osmanlı o günün zor şartlarına bakmaksızın bugün adı dahi bilinmeyen Güney Afrika çevresindeki ada devletlerine de temsilciler gönderip ilişki kurmuştu. İngilizlerin 1810’da Fransızlardan alarak sömürgeleştirdiği Moritus Adası’nın Müslüman halkı kendilerini Osmanlı Devleti’nin tebaası olarak görüyordu. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda aralarında topladıkları yardımları İstanbul’a gönderecek kadar İstanbul’daki gelişmeleri yakından takip ediyorlardı. Hatta adanın başşehri Port Louis’teki resmî günlerde Osmanlı kıyafetleri giyerek törenlere katılmak için Osmanlı’dan gerekli miktar kıyafet göndermesini istemişlerdi. Osmanlı hilafetini kabul eden Mozambikli Müslümanlar Sultan II. Abdülhamid’in bizzat şekillendirdiği Hicaz Demiryolu Projesi’ne (1900-1908) destek için Sömürgeci Portekizlerin tehditlerine aldırış etmeyip İstanbul’a para göndermişlerdi. II. Abdülhamid yardımı madalya ile taltif etmişti.
Asırlar evvel Osmanlı’nın o günün zor şartlarına takılmadan Afrika insanı için sergilediği fedakârlıklar göz önüne getirildiğinde Türklerin sahada daha fazla koşturması gerektiği hissediliyor.

Copyright 2010 Evladı Osmanlı